c3a7ifte-kc3b6prc3bc.jpg

Görsel | Posted on by | Yorum bırakın

Atmaca Avı

Atmaca Nasıl Avlanır?

Genelde atmaca avcılığı olarak tanınan bu serüvene saygımızdan mı,sevgimizden mi bilinmez,avcılık kelimesini pek yakıştıramayız.Zira av sözcüğü insanda birtakım maddi kazanımları,etinden istifade gibi egoizmi ve nefsi arzularını çağrıştırmaktadır.Yani tabiri caizse bencilleşmeyi ifade etmektedir.

Oysa Karadenizlinin çok sevdiği ve ata sporu olarak kabul ettiği atmacayı tutmak ile birlikte sezonun başlangıcından sonuna dek yaşayacağı aşamalarda alacağı haz,duyacağı heyecandır beklediği,özlediği…

Arhavilinin atmacacılığında muhakkak ki atmacayı tutmak, onun çeşitlerinden en iyisine sahip olmak onu evcilleştirerek hükmedebilmek gibi amaçları vardır.Ancak gerçekte ona ulaşmada yaşananlar engelleri aşmada verilen mücadelede alınan keyif daha zevk vericidir.Şu halde Arhavilinin avcılığında atmaca yalnız amaç değil,15-20 günlük av süreci içerisinde yaşayacağı heyecanı için birazda ARAÇTIR.

Araçtır çünkü; yaşananlar ona ulaşmak içindir,ulaşılan sevilerek seçilen onu avlayan (yakalayan) tarafından şefkatle eğitilip beslendikten sonra geç kalmadan sıcak ülkelere göç etmesi için azat edilecek değerde asil ve saygın bir kuştur atmaca…

Ava alıştırılan bu küçük yırtıcı kuşun Latince adı “Accipiter nisus” ülkemizde bilinen Türkçe adı “Atmaca” Lazların tanımladıkları ismi ise “SİFTERİ’dir.Atmacanın erkeği küçük dişisi daha büyüktür.Avcının tercih ettiği cinsiyet ise dişi atmacadır.Zira dişi atmaca daha güçlü ve daha çeviktir.Ağırlığı 180 ila 300 gr arasında değişir.1 yaşında olanların göz,ayak ve gaga üstündeki derimsi kısmı sarı renktedir.Yaşlandıkça bu renk koyulaşır ve sarı renk kırmızıya dönüşür.Erkek atmaca ise,küçük güçsüz ve dayanıksızdır.Lazca adı “Mamuli3i”dir.Dişi atmacanın tüyleri de yıldan yıla koyulaşır.Tüy rengi bakımından atmacanın üç türü 20’den fazlada cinsi vardır.Bunlar sırasıyla a)Karalar,b)Kızıllar,c) Sarılardır.Türünün en makbulü ve en nadiri “İspir” tabiri ile adlandırılan atmacadır.Diğer çeşitleri ise Beyaz İspir,Pis Kara(pinti kara),Açık Kara,Beyaz Açık Kara,Büyük Kara,Ufak(Çuta)Kara,Karanın İspiri,Bozkara,Kelbozkara,Bozkızıl,Pis(Pinti) Kızıl,Pak Boz Kızıl,Küllü Bozkızıl, Kırmızı(Mçita) Kızıl,Çamkızıl,Halis Çamkızıl,Kara Çam Kızıl,Halis Bozkızıl,Yanmış Çam Kızıl,Beyaz (Kçe) Kızıl,Kara Kızıl,Siyah(Uça)ÇamKızıl,Kızıl Kara,Sarı,Açık Sarı,Yanmış Sarı….

Asaletini; haşmetini ve yırtıcılığını vücut şekline tüylerinin düzgünlüğüne gagasının büyüklüğüne omuzların genişliğine göz ,ayak ve gagasının üst kısmındaki derimsi yerlerin aynı renkte ve koyu sarı olmasına borçludur.

Atmaca; Avrupa ve Asya’nın suyu bol ormanlarında yaşar,yuva yapar,aynı zamanda göç eder.Türkiye’de yuvasını 10-20 Haziran arasında yapar.Genelde Rusya’nın ve Kafkasların doruğunda ürer.İki ila beş yumurta yumurtlar ve kuluçkaya yatar.10 Temmuza kadar yavruları çıkmış olur.1 Ağustosa kadarda yavrular,yuvalardan uçar.20Ağustostan Ekim sonuna kadar kuzeyden güneye (Basra Körfezi,Arabistan,Yemen,Kuzey Afrika ülkelerine) genç atmaca olarak göç eder.

Mart ayında güneyden kuzeye gidiş yönünün tersine çiftleşmek ve üremek üzere geri döner.Bu mevsimde avlanan atmacaya “TERSİNE ATMACA” denir,ancak üremek için geri dönen genç atmacaların avlanması yöre halkı tarafından uygun bulunmaz,tasvip görmez.

Beslenmesini sürüngenlerden kertenkele,kemirgenlerden fare,sincap ve gelinciğin yanında çulluk,keklik,bıldırcın ve küçük kuşları avlamakla sağlar.Atmacanın yakalanması (tutulması) 4 tarzda olur.

1-Derelerde kapı yanına ağı kurmakla

2-Geçit yerlerdeki yüksek ağaçlara torba ağ kurarak (monta)

3-Yavruların yuvayı terk etmesinden sonraki 15 gün içerisinde düdükle anneyi taklit etmek suretiyle onları çağırarak ve ağa tuzağa düşürerek

4-Yüksek dağ geçitlerinde ağ kurmak suretiyle geçmekte olan atmacaya yöresel adı Ğaço olan etçil çekirge kuşunu oynatıp ağa vurdurarak.

Avlanmalar :

1-Birinci maddedeki avlanma şekli avcıya atmacaya ulaşım esnasında ne bir heyecan verir nede avcılık adına dürüst bir yaklaşım olur.Zira,avcının bu sistemde sürekli avın yanında beklemesi gerekmektedir.Ağı asıp avcının avlak sahasından uzaklaşması halinde yakalanan atmacalar zamanında ağdan çıkarılmadığı için bu süreç içerisinde telef olabilmektedir.

2-İkinci maddede ‘Skence’ diye tabir ettiğimiz ağ şeklini devletlerin yaban hayatını koruma kanununa aykırı olduğu gerekçesiyle 1989 yılından itibaren atmacacılarımız terk etmiş durumdadır. Çünkü,bu av şekli de hayvanın avlandığı esnada avcının yanında olmaması gerekçesiyle yüksek ağaçlarda torbalama şekliyle kurulan ağa takılan atmacaların kurtulma çabası ile kendilerine zarar verdikleri,kolunu kanadını kırdıkları bir gerçektir.Bu yüzden bu av şeklinden yasaklandıktan sonra vazgeçilmiştir.

3- 3 No.lu yakalama tarzı gerek Arhavi gerekse Lazların yoğun yaşadıkları alanlarda uygulanmaz. Hem avcının şanına aykırı hem de amaç teşkil etmeyen atmaca avcılığı doğru değil etik değildir.Böyle bir sahibiyeti yöremiz avcılığı kabul görmez.

4-Bu maddeyle tanımlanan av şekli tarihsel geçmişi olan gerçek atmacacılığı anlatır.Şimdi 4. maddeyle izah edilen avcılığı inceleyelim.

ATMACA TUTMA ( SİFTERİŞİ OÇOPU) Açılımı;

Kuşu kuşa avlatma sanatı. Ata sporu,insan doğa sentezi,insan ve yırtıcı kuş diyalogu ne dersek diyelim her şey atmaca avı için,ama bir gerçek var ki o da ona ulaşmak için birçok aşamaları,merhaleleri kat etmek zarureti gereğidir.Yani atmaca tutmak için aşağıda sıralanan konularda sırasıyla avları gerçekleştirmemiz gerekmektedir.

1- Ğvapa (Danaburnu avı)

2- Ğaço (Etçil çekirge kuşu avı)

3- Sifteri (Atmaca avı)

4- Otrike (Bıldırcın avı)

Bütün bu avlar atmacacılık zinciri içerisinde birbirlerinin yakalanmasında av malzemesi olarak avcılar tarafından kullanılmıştır.Sırasıyla yukarıda zikredilen avları ve avcıların araç- gereçlerini tanıtalım.

1- ĞVAPA (Danaburnu ) AVI

Önce danaburnunu ansiklopedik bilgilerle tanıyalım nasıl bir hayvandır,nerelerde yaşar ve ne işe yarar?.Danaburnu büyük bir böcektir.

Elitraları(Üst kanat) kısa olduğu için karın kısmını örtemez.Latince adı Gryllotalya olan danaburnuna Lazlar Ğvapa adını vermişlerdir.Kazıcı bir böcektir.

Ömrünü yeraltında yumuşak topraklarda açtığı uzun ve geniş yuvalarda geçirir.Rengi kırmızımsı kabuğu tüylüdür.Yürüyüşü ve uçuşu ağırdır.Ancak akşamüstü yeryüzüne çıkarak uçar.Danaburnu sebze bahçeleri için çok zararlıdır.Çünkü delik açarken önüne çıkan kökleri keser.Daha çok böcek kurtçukları ile beslenir.Danaburnunu yok etmek için mazot veya mazot su karışımı akıtılır.Bunların dışında toprak kükürtlenir.Düzkanatlıların “gryllotalpydae” familyasındandır.

İşte şeceresi böyle ğvapanın.Neden ğvapayı anlattık,neden bu böcek söz konusu oldu?Sondan başa doğru cevaplarsak şu sonuç ortaya çıkıyor.Atmaca ğaçoyu çok sever onu yemek için dalış yaptığında ağa yakalanır.Ğaçoda ğvapayı çok sever.O halde atmacayı yakalayabilmemiz için önce ğaçoyu yakalayabilmemiz lazım.Ğaçoyu yakalayabilmek içinde ğvapaya ihtiyacımız vardır.Peki ğvapayı nasıl yakalayabiliriz.Önce bunu açıklayalım:

Bir şişeye sabunlu su veya mazot karışımı su doldurulur.Toprakta,serçe parmağı kalınlığında taş altlarında, gübre kalıntıları ile bitki ve ağaç kökleri civarındaki deliklerde aranır.Bu deliklere hazırlanan sıvılar dökülür.Toprak altındaki yuvasında bu sıvılardan rahatsız olan ğvapa hemen yeryüzüne çıkar .Uzun kıl şeklindeki bıyıkları ile göründüğünde delikten çekip çıkarılır.Avcının yanında getirdiği boş kibrit kutusuna konulur.Birkaç tane yakaladıktan sonra ğvapa avı sona erer.

2-ĞAÇO AVI (Çekirge –Atmaca Kuşu)

Ğvapa ile ğaço tutmak için mutlak bir kapana(tuzak) ihtiyaç vardır.Avcıların ğaço tutmak için 3 türlü tuzak geliştirdiklerini biliyoruz.

1-Çevresi ince ağla sarılı içinde ğvapanın bulunduğu ağ tuzakla yapılan av.Bu av çok nadir kullanılan avcılar tarafından pek değerlendirilmeyen bir yöntemdir.

2-Üstten açmalı kapan düzeneği: Genelde önden açmalı kapan sisteminin üstten açmalı şeklidir.Kullanışlı ve tercih edilen bu tuzak önden açmalı tuzak kadar kabul görmektedir.

3-Önden açmalı şemsiye telli kapan.Bu üç kapan sisteminden biri ve en yaygın şekilde kullanılanıdır.Atmacacıların çok sık kullandıkları önden açmalı şemsiye telli kapanı tanıyalım.

RAGİ

Genelde fare, domuz, çakal ve ayıyı yakalamak için kurulan tüm tuzaklara diğer adıyla kapanlara Lazca “Ragi” denir.Ragi kapanın(tuzak) Lazca ifade şeklidir.Ancak, ragi kelimesi daha çok ğaço yakalama kapanına yakıştırılan ad olarak belleğimizde iz bırakmıştır. Yani Ragi gvapa,gaço ve Sifteri (atmaca) ile özdeşleşmiştir.Ragi dendiğinde atmaca ve atmacacı anımsanır. Diğer kapanlar bahis konusu olunca cümlenin önüne söz konusu olan hayvanın adı belirtilerek tanımlanır.Örneğin: “Mtugişi Ragi” (fare kapanı), “Mkapuşi Ragi” (çakal kapanı), “Ğecişi Ragi” (domuz kapanı ) veya “Mtutişi Ragi” (ayı kapanı) gibi öndeki sıfatları ile tanımlanır.Oysa hiç kimse ğaçoşi (çekirge kuşu) ragi demez,sadece ragi der ve o da ğaço tutma kapanı olarak algılanır.İşte atmacacılık böyle büyük bir sevdadır.Dildeki bütün yakıştırmalar bütün yakınlık sadelik ve güzellik ne varsa bu işe hicvedilir.

Raginin imalatı için önce 25-30cm uzunluğunda 18-20 cm genişliğinde 1,5-2 cm eninde dikdörtgen bir tahta alınır.Bu tahtanın uzun tarafının bir tanesi yuvarlaklaştırılır.Tıpkı ütü masası görünümünde diğer tarafı düz olduğu şekliyle bırakılır.

Tahtanın 18-20 cm genişliğinin köşelerinden çivi ile iki adet delik açılır. Birinci deliğe 50cm uzunluğundaki bağ telinin bir ucu sokulur. Diğer ucu da tahtanın öbür köşesindeki ikinci deliğe sokulur.Ragi tahtasının 2 cm gerisinde iki karşılıklı deliğe 50 cm’lik bağ telinin kavis yapılarak sokulmasıyla ilk yarım elips daire elde edilir.İlk yarım elips dairenin 8-10 cm arkasına ikinci bir yarım elips daire daha yapılır.Ancak bu ikinci yarım elips daire 40-42 cm lik bağ teli ile yapıldığından ve ilk yarım dairenin 8cm gerisine monte edildiğinden tahtanın arkasındaki yuvarlak bölgeye doğru yukarıdan aşağıya nispeten eğim oluşur.Yine ikinci yayın 10cm kadar arakasına üçüncü elips yarım daire tel takılır.Bu yayı oluşturan bağ telinin üçüncüsünün uzunluğu 35 cm civarındadır.Gelinen durum baştan tahtanın arkasındaki yuvarlak bölgeye doğru yarım daireleri oluşturan yayların alçalarak eğilimi tamamlamasıdır.Bu yarım dikme Elips çemberlere üstten ve iki yandan ortalama olarak kafesi kuvvetlendirmek üzere bağ telleri bağlanır.Bu üç bağ teli ütü masası arkası şeklindeki yuvarlak kısma doğru inerek açılan deliklerde sabitleştirilir.Böylece önden arkaya doğru irtifası gitgide eksilen bir sera çadırı şeklini alır. Bu iskelete çok ince örülmüş tel örgü veya siyah renkte hamsi ağı gerilerek takılır

İlk elips daire şablonunda,boyutunda çinko levhadan kapak yapılır.Tuzak tahtasının 2 cm gerisindeki ilk kavis yaylarını takıldığını belirtmiştik.Kapak öndeki 2 cm’lik alana telden veya çividen yapılmış menteşelerle takılır.İlk kavis yayının 2 cm sağına ve soluna 4 – 5 cm yüksekliğinde iki adet başsız çivi çakılır.Bu iki çivi arasındaki mesafe 14 cm civarında olmalıdır. Bu mesafeden biraz daha uzun kurşun kalem kalınlığında ve yuvarlaklığında bir çubuk, çiviler arasına yerleştirilir. Çivilerin hizasında çubuklar çakı ile yontularak bir yanları düzeltilmiş duruma getirilir.Kapan tahtasının arka kısmı ütü masa şeklinde olduğunu belirtmiştik.Bu yuvarlak kısmın altından çakılan 40-45 cm uzunluğundaki şemsiye teli yukarıya doğru bükülerek kavis yapılır.Yay şekline getirilen şemsiye telinin ucuna 40 cm uzunluğunda bir sicim bağlanır.Bu sicimin ortasına boyu 17-18 cm civarında fındık çubuğundan yapılmış bir aparat takılır.Bu aparat şemsiye telinden yapılan yayla kapak arasındaki ipliğin ortasına yakın bir yere kapan tetiği görevi için bağlanır.İki çivi arasındaki aykırı aparata dikey aparatı yaslayarak eğrelti bir engel oluşturulur.Bu engelin yüksekliği ğaço kuşunun boyundan daha fazla olmamalıdır.Zira kuş içeriye ğvapayı yeme arzusuyla geldiğinde mutlaka bu engele basarak geçme zorunluluğu doğmalıdır.

Ğaço kuşu avına ulaşmak için bu engele bastığı an çok eğreti şekilde hazırlanan düzenek tetiğinin aşağıya düşmesine neden olur.Gergin şemsiye teline sicimle bağlı olan kapakta yaslanmış aparatın kurtulması ile yayın geriye esnemesi sonucu ilk elips daireye hızla kapanır.Artık ğaço yakalanmıştır.Avcı ğaçoyu avlamak için ağaçlık,düzlük ve küçük kurtçukların solucanların yaşadığı alanlarda tuzağını kurup,kuşa görünmeden uzaktan izler.

Kuş yakalandığında raginin içerisindeki ğvapayı (danaburnu) avcı gelene kadar yer bitirir.Bu durum da avcının işine gelmez.Zira yakalanan gaço ile atmaca tutulur mu tutulmaz mı bilinmez.Ğaço‘nun yenisinin yakalanması gerektiğinde ğvapa sorunu ile karşılaşmamak için ragi de koruyucu önlemler geliştirilmiştir.Şöyle ki ragi tahtasının tam ortasına 10x10cm ebadında kare bir delik açılır.Bu açılan kare alana 2 cm yükseklikte kaba sıva için kullanılan elek telinden 10x10cm’lik alanı kapatacak yüzeyde kafes yapılır.Delik taban çekmece düzeneğinde sürgü tahta ile kapatılır.Bu kafesin içine danaburnu ğvapa belinden bir iplikle bağlanarak küçük kafesin içinde muhafaza yapılır. Ğvapanın ayakları henüz yere değecek kadar yüksekliğe asıldığında yürümek için kendini sürekli hareket etmek zorunda hisseder,ancak belinden bağlı olduğundan bir yere gidemez.Ğvapanın yürüyebilme çabası ğaçonun görmesine ve ilgi çekmesine neden olur.Ragiye ğvapayı avlamak için giren ğaço böylece avlanır.Üstelik tel kafes içerisinde korunmakta olan ğapayı da yiyemez.

Ğvapa ile tutulan çekirge kuşu ğaço,çok zeki,çevik ve enerjik etçil bir kuştur.Bu yüzden tutulur tutulmaz besiye alınmalıdır.Ğaço kuşu ehilleştikten sonra değneğine oturabilen,değnekte sarkmayan, bağlı ipliğinde asılmayan,aksine çubuğunda oynayan bir kuştur.Bu meziyetinden dolayı atmaca avı için en gerekli araçtır.

Ğaçonun renk bakımından bir çok çeşidi vardır.Ancak edinilen tecrübelerle kanıtlanan insana en yakın cinsi arkası kırmızı göğsü beyaz olanıdır.Ğaçonuın gagası gayet keskindir.İnsanı ısırdığında kanatabilecek kadar kuvvetlidir.1,20 cm uzunluğundaki fındık çubuğuna 25-30 cm uzunluğunda ki Tire sicimi ile bağlanır.Ğaço çubuğun ortasına iplikle iliştirilen kuş eti veya dana yüreği ile beslenir.Genelde su içmez,su ihtiyacını yedikleri taze etten sağlar.Besi eti günlük ve çiğ olmalıdır.Kesinlikle ğaçoya ve atmacaya tuz veya tuzlu gıda verilmemelidir.Tuz bu kuşlarda zehir etkisi yapar ve hemen öldürür.Kuş yeni yakalandığında şuursuzca uçmalar,sarkmalar,fırlamalar yapabilir.Bu duruma karşı eğitmen sabırlı olmalı kuşu çubuğa alıştırmalıdır.

Enerjisini yediği etten alan ğaço ilk başlarda korku ve endişeden dolayı yemek yemekten kesilir.Bu durumlarda eğitmen eti bıçakla incelterek ve kuşu avucuna alarak beslemelidir.Zira;ğaço kuşu bir günde kendi ağırlığınca et yemelidir.Eğer gagasını ete yanaştırmasına rağmen eti yemiyorsa mutlaka küçük kıymalar halinde parmaklarınızla gagasını açıp yedirilmelidir.Çünkü zayıf ve güçsüz ğaço çubukta oynayamaz.Zamanla çubuktan uçar havalanır.Kuşun ayakları çubuğa bağlı olduğundan eğitmen ileri uçuşa değil, bilakis havada duruş uçuşlarına alıştırmalıdır.Bir helikopter gibi çubuğun üzerinde uçarak havada durmalıdır.Buna “ğaço oynatma” denir.

Bu özellikleri kazanan ğaço artık atmaca avına hazır demektir. Ğaço, çubuk üzerinde istenilen uçuşu yapabildiğinde atmacacı da kuşa son olarak gözlerinin üzerine meşin kapağı takar.Meşin kapak; 1,5 -2cm çapında yarım daire şeklinde kesilir.Yuvarlak bir çubuk başı üzerinde dolaştırılarak ve mum ateşine tutularak dışbükey şekil kazandırılır.Yani bir elips kürenin yarım daire şekli halindeki meşinleri kuşun gözünün üzerine yapıştırılır.Yapıştırma işlemi eskiden zift ve balmumu karışımı bir maddeyle yapılırdı.Şimdilerde uhu,404,Japon gibi kimyasal maddelerle yapıştırılmaktadır.Kuş bu yapıştırmaya tepki gösterebilir.Bu yüzden avdan bir gün öncesinde yapıştırılma yapılmalıdır.Kuşun gözüne yapıştırılan kapak şeklindeki meşinin görevi hareketli ve oynak ğaço kuşunun atmaca avı esnasında atmacanın avına yukarıdan aşağı pike uçuşunu görmemesi içindir.Yani bir nevi at gözlüğü görevini yapar.Kuşun sadece görüş alanı yerdir,zira ğaço kuşu atmacayı gördüğünde bir taş gibi bağlı olduğu iplikten aşağıya sarkar.Bunu gören atmacada hileyi anlayıp inişi ani bir hareketle çıkışa dönüştürür.Bu duruma atmacacılar “atmaca estu” derler.

Atmaca kuşu(çekirge kuşu) veya Lazca adıyla ğaço kuşu artık atmaca avı için hazırdır.Ğvapa ile ğaçoyu tutan avcı şimdide ğaço ile atmaca tutmanın hesaplarını yapmaktadır.

3-SİFTERİ (Atmaca avı)

Mart ayında Avrupa’nın dağlık ve ormanlık alanına göçüp üreyen atmacalar yuvalarından çıkmış genç bir atmaca olarak güneye sıcak ülkelere göçerler.Göç zamanı Ağustos ayının 15’sinden başlayıp Ekim-Kasım aylarına dek sürmektedir.Söz konusu atmacacılığın bizim yörelerdeki en verimli olduğu aylar Eylül ve Ekim aylarıdır.Ağustos’un 15’inden sonra başlayan göçle birlikte avcılar,atmacanın geçiş yolları üzerindeki tepelere gruplar halinde çıkarlar, kumanyalı çadırları kurarak adeta bayram havası yaşarlar.Atmaca sezonu açıldığında avcıların içlerini heyecanla sevinç karışımı bir duygu sarar.Çıkacakları tepeyi önceden belirlerler.Her tepe atmaca avı için uygun değildir.Yüzyılların tecrübesi atmacacıya miras kalmıştır.İyi bir atmacacı atmacanın göç yollarını ve zamanını çok iyi bilir ve o tarihte o mekanda yerini alır.Atmaca tutma mekanları Arhavi’de bayağı yoğundur.Arhavi bu konuda Rize-Pazar ve Ardeşen’e oranla daha çok göç yollarının isabet ettiği yerleşim yeridir.

Ancak Murgul,Maçahel,Borçka’nın kuzeydoğusu ile Artvin’in İskep Tepesi Arhavi’ye oranla daha bereketli göç yollarının olduğu yerlerdir.Arhavi’deki atmaca için en uygun dağlar ve tepeler ise;Ciha,İsina,Kapistona Tepesi,Papadiha,Tukmane,Jin Tukmane,Zinge,Bahta Tepesi,Okure Kayaşti,Kapiş yeyi,Sirtiş yeyi,Kutunit Tepesi,İmpara Dağı,Napşit Tepesi,Sazlık Tepesi,Pilarget Tepesi ve Limhanapuno gibi yerlerdir.Bu yerlerin sayılarını çoğaltmak mümkündür ancak Bahta’daki(Kireçlik köyü) yerler atmacacılık için Arhavi’deki en uygun yerlerin başında gelir.

Avcılar ağaçlık ve çalılık alana ya çadır kurarlar veya ağaçtan yaptıkları barakalarda gecelerler.Bu barakalar,daha önceleri çok ilkel şartlarda yapılırdı.Çatılara,yağmurlardan korunmak için “Hartoma” denilen gürgen ağacından baltalarla ayrıştırılarak elde edilen plakaları örterlerdi.Bu yerlere yöresel adları ile “Bageni” veya ”Kalivi” denmektedir.Bageni, daha çok hayvancılık yapan çobanların kaldıkları yer için kullanılan tanımlamadır.Zamanla atmaca yerleri modern yapılara, içindeki,mutfağında buzdolabı dışında tuvaleti ve ilişiğinde yatakhanelerinden oluşan konaklama yerlerine dönüştü.Taşınabilir çanta jeneratörle elektrik gereksinimi av saatleri dışında elde edip, aydınlatmada ve haberleşmede kulanmaya başlandı.Atmacacılık maksadıyla çıkılan tepede av saati dışında dağcılık sporunun yanında tabiatın keyfini çıkartıp, tepeden Arhavi’yi ve diğer komşu ilçeleri izleme olanağı bulunabilmektedir.

Av için avlak sahasının düzenlenmesi gerekmektedir. Kamp yerinden biraz ileride “Çerge” denilen kamuflajlı gizlenme alanı yapılır.Çerge ağaç dallarından üstü ve yanları yapraklarla örtülüp kapatılan bir nevi kabindir. Bu kabinin üst kısımlarında atmacayı izleyebilmek,göğe bakabilmek için mazgal şeklinde delikler,gedikler bırakılır.

Avlanmak için ğaço kuşu,çerge ve birde atmaca ağı gerekmektedir.Atmaca avı için ağ ince siyah iplikle örülmüş,ağın gözenekleri 3-3.5 cm arasında olmalıdır.Atmaca ağı her hangi bir balık ağı kesilerek yapılamaz,özel olarak atmaca tutmak için dokunmalıdır.Ağın şekli üçgen biçimindedir.Bu üçgenin iki kenarını kavrayan 2.5-3 metre uzunluğunda 2 değnekten ibarettir. Ağın kenarındaki gözler bu deliklerden geçirilmiş şekildedir. Değneğin geniş tarafı 70-80 cm dar tarafındaki uçları ise,3.5-4 cm uzayabilen ipliklerle birbirlerine bağlı olmalıdır.Ayrıca ağın bitişteki gözenekleri de bu ipliklere takılmalıdır.Değneklerin açılmasında ağın şekli üçgene benzer.Bütün alan 4¬-5 m2 kadardır.Değneğin biri yere sabit diğeri ise dik durdurularak orta yerinden bir iplikle çerge (kamuflajlı atmaca bekleme kabini)nin ucuna dikilen değneğe çok eğreti olarak iliştirilmelidir.Böylece ağımız 4-5 m2 lik bir alan genişliğinde çergenin önüne üçgen şeklinde gerilmiş olur.

Çergenin bir kenarında avcının oturabileceği kendine has bir yeri,diğer yanında ise atmaca ağı olmalıdır.Atmaca kuşu bu sırada çergenin içinde değneği çergeye takılmış şekilde bekletilmelidir.Atmacacının yüzü atmacanın geliş yönünde olup,çergenin üzerinde hususi olarak bırakılan deliklerden karşı tepeleri izlenmelidir.

Atmaca karşı tepelerden gelmeye başlayınca avcı anında yere sinerek,çergenin arkasında vaziyetini alır.Ğaço kuşunu değneğin ucunu oturtmuş haliyle ağın önüne doğru uzatır.Kendisi dal ve yapraklardan yapılmış kamuflajlı kabinin (çerge) içerisinde gizlenmiş ve eli dahi gözükmeyecek şekilde kuşu değnekten uçurmaya başlar.Buna “atmacaya ğaço oynatma” denir.

Atmaca kilometrelerce uzakta bu kuşu görebilecek kadar keskin bir göz yapısına sahiptir.Atmaca, kuşu gördüğünde jet uçağı gibi pike dalışı yaparak avına doğru kanatlarını kapatmış bir vaziyette gelir.Avcı için bu an en heyecanlı en keyifli andır.Atmacacının yaşadığı en muhteşem,adrenalinin yükseldiği heyecan ve zevkin doruklara ulaştığı zamandır.Atmacanın kanatlarını kapatıp güdümlü bir mermi hızıyla avına doğru kilitlenerek gelmesi kelimelerle ifade edilecek bir şey değildir.Halk dilinde atmacanın bu tür ağa gelmesine “yumulma” denir.Eğer atmaca avcıyı veya başka birinin pususunu fark ederse geldiği hıza ters orantıda ve yukarıya doğru yükseliş yaparak uzaklaşır.Buna da “atmaca estu” denir.

Atmacanın ğaço kuşuna gelmekte olduğuna iyice kani olduktan sonra değnek parmakla hafifçe sağa sola çevrilerek kuşun ağın önünde kanatlarının açılması temin edilir.Atmaca kuşa süzülmeye başladığı an gökte birdenbire durmuş bir taş gibi görünür.Gittikçe de o haliyle büyümeye başlar.Bu durum hızla kuşa yaklaşıyor demektir.İnanılmaz bir süratle gelen atmaca önündeki siyah iplikle işlenmiş ağı fark edemeyip olanca hızıyla ağa (mosa) çarparak takılır.Zira bu çarpma esnasında gevşek tutulan ağ çarpmanın etkisiyle torbalanır.Atmacanın ayakları kanadı ağa dolanır.Tabi bu çarpmada eğrelti bir şekilde iliştirilmiş olan ağ çubuğu da yerinden çıkarak düşer.Bu durum ağın torbalanmasına neden olur.Artık atmacanın ağdan kurtulması mümkün değildir.Ağın alt çubuğu sabit olduğundan atmaca torbalanan ağın içinde kalır.Artık atmaca tutulmuştur.Şimdi atmacaya zarar vermeden ağdan çıkarılması gerekmektedir.Tabi buda tecrübeye binaen yapılmalıdır.Önce atmacanın ayağı ağa vuruş istikametine doğru kurtarılır.Sonra ayaklarından tutularak kanatlarını çırpması sağlanır.Yöntem böyle olmalıdır.Bu yöntemin dışında atmacayı, heyecanla çıkarmaya çalışan acemi avcılar istemeyerekte olsa zarar verebilirler.Atmaca ilk tutulduğunda avuç içine alınır.Kanatları toparlanmış şekliyle mendille bağlanır.

Atmaca ağa çarparak yakalanmanın ve insan eline geçmenin şaşkınlığıyla şok durumdadır Bu yüzden bilinçsizce pençe atar veya gagalamaya çalışır.Bu darbeler şiddetli ve etkili olduğundan sakınılmalıdır.Atmaca vahşi bir kuştur.Doğada çok uzaktaki bir insanı fark ettiğinde ürküp hemen kaçan bu yırtıcı,yakalandığının üçüncü günü avcısı ile artık barışmıştır. Sahibi ile iletişim kurmaya ,bazı emir ve komutları yerine getirmeye hazırdır.

Atmaca “gedvalu” denilen bağlarla beli ve ayakları korunacak şekilde bağlanır.Ayaklarına kendine has çıngıraklar takılır.Atmaca,sevgiden ilgiden çok hoşlanır;okşanmayı pek sever.Bu yüzden bazı komutlar arasında atmaca mutlaka okşanmalıdır.Ehilleştirilmeye başlanan atmaca sol elin bilek üzerine oturtulur.Atmacayı kavrayan ayak ve bel bağı sol elin işaret parmağına dolanıp,bağın gerisi avuç içine alınır.Sağ elin baş ve işaret parmakları oluk şekline getirilerek atmacanın göğsü sıvazlanır.Bu hareket yavaş yavaş ve aynı ritimde yapılmalıdır.Atmacaya avcısının zarar vermeyeceğini hissettirilmeli,güven kazanılmalıdır.Göğüs tüyleri parmaklarla düzeltilip sırtı da avuç içiyle başından kuyruğuna doğru sıvazlanmalıdır

İlk zamanda tepki veren,kola oturmak istemeyen,uçmaya çalışan veya bağından baş aşağıya sarkarak huysuzluk yapan acemi atmaca kısa zaman sonra ehilleşmeye başlar.Kol hareketleri ile avcının ne istediğini anlar, kanatlarını yarı açarak göğsünün okşanmasına müsaade eder.Zamanla insana, çevreye,trafiğe,düzensiz gürültülü ortama intibak eder, aşırı tepki göstermez.Ancak sahibi dahi olsa ani hareketler yapıldığında refleksle savunma durumuna geçer.

Atmacaya günde sabah yarım ve akşam da yarım olmak üzere lop üzeri pişirilmiş katıya yakın bir yumurta yedirmelidir.Bazen kuş eti veya dana yüreği de verilmektedir.Atmacacıların atmacacılıkla ilgili yığınla anıları vardır. Bunlardan biri çok ilginçtir.Atmacacının biri Atmacasına yedirmek için yumurta ve taze eti bulamadığında otlamakta olan sağ ineğin kalçasından atmaca yemliği için et kestiği rivayet edilir.Bu durum atmacaya duyulan sevginin,başka bir canlının enfeksiyondan ölüme neden olabileceği gerçeğinin önünde olabilmesi düşündürücüdür.

Atmacacılar avlak tepesinde arzu ettikleri cinste veya nadir bulunan bir atmacayı yakaladıklarında çılgınca sevinç gösterileri yaparlar, meşhur “ahihihihi…..” diye narayı atarlar.Bu bağırma sitili atmacacıların sevinme halindeki haykırışları olup, mutlulukları görülmeğe değerdir.Dünyanın en değerli hazineleri önlerine konsa bile böylesi heyecanı hiçbir maddi varlığa değişmezler.

Beğenilmeyen cinsi sevilmeyen atmaca ağdan çıkarıldıktan sonra okşanır,öpülür ve uçurularak azat edilir.Atmacanın dışındaki diğer yırtıcı kuşlara da aynı yöntem uygulanır.Zira avcı bilir ki bu nesil zarara görürse bu keyifli atmacacılık macerası ileride mutlaka biter.Atmacacı tepe keyfini atmaca amacıyla yaşar,eğer onun nesli tükenirse atmacacılığında tükeneceği bilincinde olduklarından çeşitlerini benimsemedikleri atmacaları ve diğer kuşları hemen özgür bırakırlar

Atmacaya benzeyen diğer yırtıcı kuşlar şunlardır;erkek atmaca (mamuli3i) yani horoz atmaca.Erkek atmaca dişisinden küçük ve daha güçsüz olduğundan tercih edilmez.Ya hemen uçurtulur yada atmacacılığa yeni başlayacak genç avcılara alıştırmak maksadıyla hediye edilir.Kısa zaman sonra da uçurularak bırakılır.Bunlardan başka atmacaya çok benzeyen ancak atmaca gibi göz kısmı sarı ve kırmızı değil de siyah olan “karagöz” tabirli yırtıcı kuş vardır.Bu kuş da değerli olmadığından yakalanır yakalanılmaz bırakılır.Birde “anke” diye tanımlanan kerkenez ile “mundikvali” diye tabir edilen yırtıcı kuşlardan herhangi biri yakalandığı anda avcısı tarafından uçurularak serbest bırakılır.Avlak tepesinde doğan ve şahinlerde ağa takılan yırtıcılardan olmasına rağmen yöremizde doğan ve şahinle avlanılacak av hayvanı olmadığı için (tavşan,tilki,dağ keçisi,maral) ilgi görmezler derhal azat edilirler.

Her atmacacının ortak arzusu,rüyası ve hayali en değerli tür olan “beyaz ispir” tabirli atmacanın sahibi olabilmektir.Bu atmaca türüne 10 yılda bir nadiren rastlanmakta olup güzelliği ve marifetiyle insanların hayallerini süslemektedir.Bir ispir beyazına 1 otomobilin verildiği duyulmuştur.Ayrıca atmacanın dışındaki en değerli yırtıcılardan olan “anke şahini” de çok nadir rastlanan bir kuştur.Bu kuşun değeri paha biçilmezdir.Özellikle Arapların tavşan avlamak için çok önem verdiklerini biliyoruz.Avcıların sürekli ispir atmacası veya anke şahini yakalayabilme hayaliyle 15 Ağustosta çıktıkları tepelerden 15 Ekim’de indikleri sıkça görülmüştür.Ancak eldekilerle yetinmek zorunda kalan atmacacılar umduklarını bulamadıkları tepeden kendilerine göre en değerlisini saklamak üzer ve diğerlerini azat ederek inerler ve derhal atmacacıların yoğun olduğu Tüccarlar Kulübü’ne Saatçi Çaça ‘nın Mekanına veya Emiroğlu Ali’nin Kıraathanesine giderler.Orada avcılar atmacalarını mukayese ederek yaşadıkları heyecanları birbirlerine anlatırlar.Her avcının kendine göre beğenisini kazandığı atmaca türü vardır.Bu atmacaları eğiterek ava alıştırdıktan sonra bunlara Eylül ve Ekim aylarında bıldırcın avlatırlar.Göç sezonu bitmeden azat edilerek macera gelecek yıl yaşanmak üzere sona erdirilir.

Bazen avcı atmacasını kışlatmak için saklar.Yani azat etmez.Onun yaşayabileceği ortamı sağlayarak bir kış boyu bakımını üstlenir.Buna “saklı atmaca” denir.Arhavi’de en uzun süre (9 yıl) atmacayı saklayan Ali Emiroğlu’dur.Ali Emiroğlu 9 yıl baktığı hakiki açık kara atmacası 10.yıl ölmüştür.Bu durumdan çok etkilenen Ali Emiroğlu atmacasına anıt mezar yaptırmış 3 gün işyerini açmamıştır.Komşularının ve dostlarının başsağlığı taziyelerini kabul edip matemini aylarca sürdürmüştür.Ali Emiroğlu ,atmacaya her nevi hayvana duyduğu sevgiyle anılır, avcılık ve uluslararası zooloji dergilerinde röportajları yayınlanmış folklorik kimliğe sahip çok renkli nüktedan dolu bir insandır.

Atmaca 1 yaşını doldurup avcısı tarafından alıkonulup saklı duruma getirildikten sonra tüy dökerek ve tüy değiştirerek yeni bir kimliğe bürünür.Buna “tüylek” denir.

Yakalanan atmacalar avcıların zikredilen mekanlarda yoğunlaştığını belirtmiştik.Bu mekanların,işyerlerin önündeki caddeleri birbirinden ayıran refüjler arasındaki ağaçların dallarına karşıdan karşıya kalaslar uzatılarak “tünekler” yapılır.Tüneğin üzerine cins cins atmacalar oturtulur.Meraklıları,çeşitli nedenlerle tepeye gidemeyip,avlanma yapamayanlar tarafından tıpkı hayvanat bahçesi yoğunluğu ile kuşları izlerler.Atmacalarsa biraz şaşkın,birazda olayları kabullenmiş gözlerle etrafa bakarak çevreye intibak etmeye çalışırlar.

4- BILDIRCIN AVI

Aslında gerçek atmacacılık,atmacanın atmacasına av yaptırması ile sonuçlandığı andır.Atmacayı tutmak tabi ki çok önemlidir;ancak doğanın ortasında tutulup getirilen acemi atmacayı,bu vahşi kuşu insana itaatkar eden,emir alan ve alınan emri yerine getiren meziyetlere ulaşmasında atmacacının mahareti gizlidir.İyi bir atmacacı çok iyi bir avcı olmasının yanında usta bir ehilleştirici kimliğine sahip olmasıyla değerlendirilir.

Artık mevsim sonbaharın ortalarını geçmek üzeredir.Havalar soğumaya,sağanak yağışlar ise artmaya başlamıştır.Yani bıldırcının göç zamanı gelmiştir.Rusya’nın uçsuz bucaksız çayırlarındaki çimen tohumlarıyla tahıl artıklarıyla yemlenen bıldırcın sıcak memleketlere doğru göç etmeye hazırdır.Bıldırcın her yıl sonbahar ortalarında kafilelerle sıcak ülkelere göç eder.

Şimdi “Bıldırcın nasıl bir kuştur?” birazda onu tanıyalım:Kekliğe benzeyen diğer kuşlara oranla oldukça büyük bir kuştur.18-20 cm uzunluğunda, tüyleri benekli, esmer,bacakları kısa ,gövdesi toparlaktır.Bıldırcın başı küçük,çok narin ve sert gagalı bir kuş türüdür.Başı koyu kahverengi ve gözlerinin çevresi beyaz halkalıdır.Otların,tahıl tarlalarının ve kısa ağaçlık ormanlarda gezinerek tohum,kurtçuk ve böceklerle beslenir.Sülüngiller familyasına ait olan bıldırcının Latince adı “coturnix” Lazca da “Otrike” olarak bilinir.

Otrike yani bıldırcının yer ve hava ile ilgili adetleri vardır.Yuvasını yerde yapar.Çalılar arasındaki yuvasına bir defa da 7 ile 15 yumurta bırakır.Yumurtaları sarı kahverengi benekli olup,yılda 2-3 defa kuluçkaya yattığı bilinir.Yumurtalardan 21 günde çıkan yavrular beslenmelerini annelerini izleyerek yaparlar.

Alçaktan uçan bıldırcınlar eski dünyanın büyük bir kısmında yaygındırlar.Daima yaşam alanları sıcak ülkelerdir.Ilıman bölgelere göçmendirler.Bıldırcınlar Eylül ve Ekim ayalarında genellikle Afrika’ya göçerler .Haziran aylarında tekrar Avrupa’ya dönerler.

Sürüler halinde ve alçaktan uçtuklarından topluca ağla yakalanırlar.Bu yüzden nesli tehlikeye girmiş bir hayli azalmıştır.Bıldırcın eti kuş türleri içerisinde sülün ve keklikle birlikte en lezzetli etlerin başında gelmektedir.Bu yüzden bıldırcın kuşuna talep her geçen gün artmakta ihtiyacın bir kısmı da çiftlik bıldırcınlarıyla giderilmektedir.

Bıldırcını(otrikeyi) bu şekilde tanıttıktan sonra şimdide onu avlama yöntemlerini inceleyelim

Otrike avı çeşitleri:

1-Geçit yerlerine ağ koyarak…

2-Gece lüks feneri ışığıyla,geçici körlük sağlayıp,kepçeleyerek…

3-Deniz sahilinde ağ gerisindeki projektör veya güçlü ışık tutularak

4-Av köpeğinin yorgun bıldırcını çalılardan havalandırması sonucu havada tüfekle vurularak

5-Atmacaya avlatarak

Konumuz gereği ilk 4 av şeklinin adlarını belirtilip geçtikten sonra 5. maddedeki atmacaya avlatarak yapılan avcılığı anlatacağız.

Bilindiği üzere Rusya’nın ve Ukrayna’nın uçsuz bucaksız ovalarında yapılan tahıl hasadı sonucu ve kışın yanaşması gerekçesiyle bıldırcınlar güneye göç etme gereksinimini hissederler.Bu göç yolu üzerinde insanlar çeşitli şekillerde bıldırcını avlamaktadırlar.Eğer eti için bıldırcın avlanacaksa en verimli yöntem olan ağ arkasına kurulan projektör ışığıyla ağ tercih edilmelidir.Eğer ata sporumuz olan atmaca ile av yapmak gereği duyulursa maceracılık ve geleneksel avcılık için atmaca kuşu kullanılır.

Atmaca ile otrike avı için önce iyi bir av köpeği gereklidir.Bıldırcın Karadeniz’i geçerek ilçemiz sahillerine ulaştığında ve özellikle yağışlı havalarda yağmurdan kanatları ağırlaşmış aşırı yorgun durumdadır.Bıldırcın karayı ilk gördüğünde çalıların arasına girerek dinlenmek ve yeniden güç kazanmak için yemleneceği atmaca avcıları tarafından bilinir.O yüzden atmacacılar av köpeklerini hızla çalıların arasına salarak korku yaratırlar.Paniğe kapılan bıldırcın güçsüz kanatlarına rağmen derhal havalanır. Bu durumda atmacacı atmacayı ilk yakaladığı gibi avucunun içinde tutmaktadır.Atmaca ise,ava getirilirken yarı aç durumda olduğundan av için çok iştahlıdır.Köpeğin havalandırdığı bıldırcına avcı atmacasını bir mızrak gibi fırlatır.Kısa bir uçuşma sonucunda atmaca bıldırcını havada yakalar ve yere düşürür.Yerde pençelerini sırtına geçirmiş şekliyle bıldırcının kafasına kıvrık gagasını vurarak öldürür.

İyi bir atmacacı atmacanın avının başını yemesine müsaade etmelidir.Daha sonra avcı atmacasını avının üstünden pençelerinin arasından almalıdır.Atmaca,avının başından birkaç parça et koparıp yediğinde iştahı kabarıp yeni avlar için sabırsız duruma gelir.Atmaca,avını yakalar yakalamaz pençelerinden almak doğru değildir.Bu durumda atmaca olumsuz işler yapabilir.Ava yönelmez,ağaca tüner veya sahibine itaat etmeden kaçar gider.Böyle durumlar için atmacacılar önleyici tedbirler geliştirmişlerdir.Atmacanın ayağına bağlanan ince kınnap sicimiyle salınan atmaca eğer kaçma teşebbüsünde bulunursa ipliğinden çekilerek kaçışı engellenir.

Genelde böyle durumlara acemi,ehilleştirilmeden ve hazırlıkları tamamlanamadan bıldırcına fırlatılan atmacalar düşer.Ehil,sahibiyle iletişim kurmuş atmaca avını yakaladığında pençesini avına batırarak sahibini bekler.Atmacacı atmacasının bir parça av eti yemesine müsaade ettikten sonra bıldırcını alarak av torbasına koyar.Avcı atmacasının boynunu ve sırtını okşayarak onu onurlandırır.

Atmaca muzaffer bir gladyatör edasıyla gururludur;SAHİBİNE HİZMET ETTİĞİ İÇİN. Atmacacı zekasıyla gururludur ; KUŞU,KUŞA AVLATTIĞI İÇİN .

Arhavili gururludur ; ATASPORUNU İFA ETTİĞİ İÇİN.

Ağustosta tepeye çıkışla başlayan bir sezon yaşanan onca serüven, otrike (bıldırcın) avı ile Ekim ayında sona erer.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bir Yaşam Kompleksiydi Laz Evleri….

Geçmişte evlerin çevrede en çok bulunan malzemeden (kerpiç, ahşap, taş vs.) ve doğaya en uygun biçimde yapıldığı bilinir. Bu yapılar, içinde bulunulan doğa koşullarında en sağlıklı olanıdır da aynı zamanda. Laz evlerinde ise tüm bunların yanı sıra başka bir özellik öne çıkar. Çevresiyle birlikte tasarlanan Laz evleri, bütünlüklü, entegre bir tesis gibidir…

Laz evleri serenderi, dibeği, ambarı ve mandırasıyla bir arada, tamamı ahşap gerçek bir yaşam kompleksidir. Engebeli bir coğrafyada tarım ve hayvancılıkla uğraşmak bir bakıma bu kompleksi bir araya getirmeyi zorunlu kılıyordu. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmeliydi. Lazların yaşadığı, oldukça nemli olan Doğu Karadeniz Bölgesi’nde kış boyunca yetecek gıda stoku bozulmadan saklanmalıydı mesela! Bu bütünlüklü mimari için Folklor Araştırmacısı Kamil Aksoylu şöyle diyor:

“Bölgenin dağlık olmasının yanı sıra aşırı yağışlı ve nemli olması ve ağaç derdinin hiç olmaması ahşap yapılaşmayı zorunlu hale getirse de yaşam alanını destekleyen serender, ambar ve mandıra gibi yan destekleme yapıları Lazlarda hayata verilen değerin göstergesidir. Ve nihayetinde bunların görkemli mimarileri de estetiğin tamamlanmasıdır.”

Külliye gibi…
Tamamlayıcı yapıların her biri yaşamı kolaylaştıran başka bir ihtiyacı karşılıyor. Örneğin Lazca adı “nayla” olan serender… Evlerin yakınında kurulan, tamamen ahşap olan bu yapı, yiyeceklerin depolandığı bir yer. Sağlı sollu iki tarafın tahtaları hava girecek şekilde aralıklı dizilir ki malzemeler rutubetten korunsun. Serender 2.5-3 metrelik direklerin üzerine kurulur ve bu direklerin her birinin başına yuvarlak tekerlekler geçirilir. Böylece asıl mekanın yerle bağlantısı kesildiği gibi, farelerin buralara çıkması da engellenmiş olur. Serenderin üç iç kısmında bulunan üç yanına geniş raflar yapılır. Raflara ve rafların atına mısır, buğday, un ve bütün meyveler konabilir. Rafların üzerine ve orta alana, malzemelerin asılabilmesi için tavandan askılar yapılır.

Küften etkilenmeyen ve çürümeyen yiyeceklerin mekanı ise başkadır. Ambar denilen ve Lazcası “bağu” olan bu mekanlarda, küpte turşular, küpte tuzlanmış hamsiler, küpte sirkeler saklanır. Evin arka kısmında 40-50 metre ötesinde mandre, Lazca söylemiyle “bageni” denilen yapılar bulunur. Genelde iki katlı olan bu yapılar ise hayvan yemlerinin saklandığı yerdir. Bazı mandrelerin alt katları ahır olarak kullanılır. Amaç, hayanları yeme yakın tutmak ve yemin taşınacağı mesafeyi kısaltmak.

Genelde serenderlerin yanında bulunan ve kayanın oyulması ile elde edilen dibek (oçamre) de kışa hazırlık için önemli bir araçtır. Örneğin, pekmez yapılacak meyvelerin suları burada ezilerek elde edilir. Hemen evin yakınlarında krosta denilen, bilevleme işinde kullanılan özel bir taş da özel bir mekanizma üzerine oturtulur. Kısaca evin civarında entegre bir yaşam tesisi kurulur…

Çok amaçlı çevre kullanımı
Sadece yapıların değil Laz evlerinin etrafının da özel adları ve amaçları vardır. Burada sözü Kamil Aksoylu’ya veriyoruz:

Lazların evinin çevresinde mutlaka bir mezarlık olur. Bazı istisnalar olsa da çoğunda bu böyledir. İstisnaların sebebi de evin çevresinde mezara uygun bir yer olmamasıdır. Her şeyden önce bu bir gelenek olmuş, insanlar büyüklerinin gömüleceği yerin kendilerine yakın ve kendi kontrollerinde olmasını istiyorlar. Kısacası Laz evlerinin çevresinde en fazla 100-150 metre uzaklıkta, en güzel yerde bir mezarlık bulunur.

Evin çevresini oluşturan diğer kısımlar, evin hemen dibindeki jimok’a, oçvet’ela ve axip’icidir. Jimok’a (jilemona) denilen yerler, evin arka tarafıdır ve genelde kışlık odunların istif edilip yakılacak hale getirildiği alanlardır. Jimok’aya çok yakın olan yerleri tanımlarken de jimok’a telaffuz edilir. Örneğin, jimok’a civarındaki bir armut için “jimok’ani m3xuli” ya da jimok’a tarafında bir tarla için “jimok’an ont’ule” tanımı yapılır.

Axip’ici, evin ön bölümünde ahırdan tarlaya açılan kısımdır, ahırın önü anlamına gelir. Axip’icinin devamı evin tarlasına çıkar.
Oçvet’ela (omç’et’ela, oç’ağale) denilen yerler ise evin avlusuyla ahır girişi (axip’ici) arasında atık suların döküldüğü ve giderinin tarlaya verildiği, avlunun dörtte biri kadar olan rampa bir alandır. Oçvet’ela Lazcada çöplük anlamına gelmektedir. Oçvet’ela atık sular döküldüğü için evin hemen dibinde, sağlıksız bir alandır.

Evlerin konumu
Lazlarda evlerin konumu, arazinin yapısı ve rüzgara göre belirlenirdi. Lazlarda iki türlü avlu vardır. Birincisi dışarıdadır ve dış avlu anlamına gelen “galeni avli” denir. Burası oturup dinlenme amacıyla kullanıldığı gibi, fındık kurutmak, mısır kurutmak, ot kurutmak gibi değişik işler için de kullanılır.

Yeşil Yayla Kültür ve Sanat Festivali kapsamında tarihi evlere yapılan gezide, Lazların evlerinin konumunu belirleme biçimini, etkinlik katılımcılarına Kamil Aksoylu şöyle anlattı: “Geneli eğimli olan arazide hafriyatlar açılır. Açılan bu hafriyatın yerine ahır olarak kullanılacak, evin bodrumu olan bölüm yerleştirilirdi. Üste gelen düz alana baktığımızda, evin giriş bölümü olan iç avlu, evin en önemli mekanı ve en geniş alanı olan mutfak-salonla bir arada olan bölüm (bu bölümün Lazca adı “oxoşkagure”dir) ve bu bölüme bitişik yan odalar yerleştirilirdi.

Ahır kısmının üzerine ise tuvalete açılan uzun koridor, hayat ve hayatın sağında solunda iki oda yerleştirilirdi. Evin önü açık, geniş ve manzaralı kısmı hayat ve köşke ayrılırken, günlük yaşamın ve çoğu aktivitelerin gerçekleştiği mutfak-salon (oxoşkagure) kısmı soğuk havalarda rüzgara karşı korunmuş oluyordu. Evin konumuna dışarıdan bakış böyleydi.

İç avlu anlamına gelen doloxen avli/avla bölümü, evin dış kapısından sonra fakat, salon (oxoşkagure) bölümüne girişten önce gelen, küçük bir oda büyüklüğünde eve giriş alanıdır. İç avlunun amacı kışın soğuk havanın içeri girişini kesmektir. İç avludan sonra evin salonuna giriş kapısı vardır, bu kapıdan evin içine girilir. Kedi ve köpeklerin girmesini engellemek için bu iki kapı arasında iç avlunun tam ortasında k’or3’op’ut’a (okunuşu; korsoputa) denen ve her iki yana (içe dışa) doğru açılan yarım iki kapı bulunur.

İç avlu kış aylarında soğukları önlemeye yaradığı gibi, iş zamanında tarlada bayırda çalışırken çamurlu üst baş ve ayakkabılarla eve girmeyi de önlemiş oluyordu.

İç avludan sonra evin en önemli bölümü olan salon-mutfak (oxoşkagure) kısmına girilirdi. Evin en önemli bölümü burasıdır, çünkü evin bütün işleri bu alandan yürütülür, ev halkı bu alanda otururdu. Burası evin en geniş ve en işlek alanı olup günlük oturmayla birlikte gelen misafir de bu alanda ağırlanırdı. Bu alanın zemini toprak olurdu ve evde ayakkabıyla dolaşılırdı.

Ancak odalarda döşeme vardı. Toprak zeminin yüzeyi üç-dört yıl kadar bozulmaz, deforme olmazdı. Üç-dört yılda bir yüzeyi düzeltmek için toprak serilirdi. Serilen bu topraklar önce üzerinde yürünerek insanlar tarafından iyice basıldıktan sonra, “obanik’e” denen ağaçtan yapılma el kompaktörleriyle sıkıştırılırdı. Bir hafta içinde iyice kuruyan bu toprak, yüzeyi düzgün ve sert bir zemin oluştururdu.

Topraklı zeminde açık ateş de bulunurdu. En ince ayrıntısına kadar düşünülmüş Laz evlerine günümüzde, parmakla gösterilebilecek birkaç ev dışında rastlanmıyor… Bugün köylere kadar giren, çirkin ve sağlıksız beton yapılaşması, ne yazık ki görkemli ve yaşanası mekanların yerini almış durumda…

Açık ateş
Lazlarda ateş evin içinde bulunurdu. Fındıklı’nın Çağlayan köyünde bulunan koruma altına alınmış tarihi bir evde anlattı bu sistemi Kamil Aksoylu… Orta alana yakın, diğer duvarlara nazaran pencere duvarına biraz yakın meydan ateşi bulunurdu. Bu ateşlerin yeri ocak şeklinde hafifçe çukur olup kenarlarına büyükçe taşlar gömülürdü. Bu taşlara Lazcada nk’iya denir.

Ateşin çevresinde oturulabilecek mesafedeki alana k’eladi denirdi. Ocağın üzerinde tavandan asılan k’eremuli bulunurdu. K’eremuli, kalın ve uzun baklalardan oluşan, üzeri dövme nervürlü, ucunda iki koca çengeli olan, 3-4 metre boyunda, Lazların 3’uk’ali/ç’uk’ali ve ç’uk’i dedikleri kazanları ateşin üstüne asmaya yarayan alettir. Bazen üst baklalarına kurutmak için hamsi, balık ve inek bağırsakları da asılabilirdi.

Ocağın her gün yakılmadığı yaz aylarında k’eremuli çocuklar için güzel bir eğlenceydi. Yazın şüphesiz dışarıda yoğun iş olurdu. Uzak yere gidilmediği zamanlar, örneğin ev civarındaki işler yapılırken çocuklar evde bırakılıp arada kontrol edilirdi. Böyle zamanlarda büyüklerin olmamasını fırsat bilen çocuklar, k’eremulide sallanırlardı. 3-4 metre civarında uzunluğu olan bu alet, bazen çocuklara eğlence olabiliyordu. Birçok çocuğun, bu sallanma esnasında k’eremulide kuruması için asılı olan balıkları düşürdüğünden büyüklerinden kötek yemişliği vardır.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Arhavi Yemekleri

Yazar Tolga Özçakmak   
Salı, 20 Haziran 2006

Araştırma: Ali İmdat ÖZÇAKMAK Nermin.ÇARMIKLI Halk Kütüphanesi Müdürü

 

 YÖRENİN YEMEKLERİ

Arhavi’de yemek kültürü temelde 5 ana besin kaynağı üzerinde şekillenmiştir.

1 . Balık – Et – Süt (Hayvancılık)
2 . Tahıl
3 . Sebze
4 . Meyve
5 . Tatlı

1.BALIK – ET – SÜT (HAYVANCILIK)

a) Balık, Karadeniz insanının yıllar öncesinden beri alıştığı ve aldığı en fazla besin türüdür.

Balık ızgara, Buğulama, Lakerda, Kızartma, Tuzlama (Konserve) Dumantütsü ile kurutma gibi, çeşitli yemekleri sıralayabiliriz.

Ancak her balığın cinsine göre, yemeği olduğundan çeşitleri çoğaltmak mümkündür. Örneğin Mezgit balığının kızartması, buğulaması, çorbası olduğu gibi havyarı da meze olarak yenir.

Balık yemekleri içerisinde Hamsinin yeri Arhavi’de başkadır. Hamsi her alana girmiştir.
Hamsi tavasının yanında, Hamsili ekmek, Hamsi kuşu, Hamsi köftesi, Sebzeli Hamsi, Hamsi çorbası, Hamsi buğulaması, Hamsi Pilavı (Dolması) vs. gibi yemekleri vardır. Hamsi adı konmamış bir çok yemeğin temel maddesidir.

b) Et yemekleri içerisinde en önemlisi kavurmadır.Bayramlarda, adaklarda ve özel günlerde kesilen etler hemen kavurma yapılır uzunca saklanabilmesi için küplerde ve tenekelerde muhafaza edilir.Kuru fasulye ve patates yemeklerinin yanında Lahana ezmesine de kavurma et olarak katılarak yenirdi.

c) Süt: Temel gıda maddelerinden biri süt ürünü yemek çeşitleri ise;

1 – Yoğurt – Mısır ekmekle
2 – Peynir tavası veya Muhlama – Mısır ekmekle
3 – Sütlü (Sütlaç) Pirinçle – Tuzlu veya Tatlı
4 – Sğoni (Yeni doğum yapan inek sütünden)yapılan peynirimsi görünümünde
5 – Minci – Çökelek olarakda bilinir – Tavası yapılır,
6 – Tereyağı – (Yoğurt ayranından ) Kremadan
7 – Lapa – (Taze Kabak ve Süt Bileşiminden)
8 -Hışır – Eski Tereyağı ve Kaymak eritmesi ile
9 – Süt – Tatlı ve Böreklerde Yumurta ile
10 – Kaymaklı – Çiğ veya kaynamış süt kremasına peynir karıştırılarak yapılır

Süt’ün Arhavili ye yemek oluşu yukarıdaki gibi olmuş yıllar yılı.

2.TAHIL

a) Mısır: Güney Amerika kökenli bu bitki Amerikanın keşfi ile önce Avrupaya daha sonra yurdumuza girmiştir. Karadeniz insanının beğenisini kazanan Mısır Arhavi ve yöresinde de ekmeklik tahıl olarak hasat edilmiş yıllar yılı. Mısır unu bir çok yemeklerin bileşiminde de çok kullanılır ve sevilerek yenir. Mısır unu özellikle, Lahana,Balık,Süt ürünleri (yoğurt, minci, peynir tavası, Muhlama) gibi yiyeceklerde temel katık maddesidir.

b) Pirinç ; Çay tarımı başlayana kadar (1952) Arhavi’deki tüm düzlüklerde sulu ve kuru pirinç tarımı yapılırdı. Bunların bir kısmı satılır. Bir kısmı ise 3 ile 5 teneke ölçekli pirinci yıllık yiyecek olarak ayırırlardı. Pilav, Kabakpilavı, Kaplama (etli pilav), pirinconi (pirinçli lahana), sarma (lahana dolması, dolma biber, dolma patlıcan, dolma kabak) gibi yiyeceklerde kullanıldığı gibi nişastasından tatlı unundan muhallebi ve sütle birlikte sütlaç yapımında kullanılan önemli bir besin maddesidir.

3.SEBZE

a) Karalahana: Bir Doğukaradeniz bitkisi olan karalahana dikimi fide halinde yapılır ve her mevsim yetişir, yaprakları koparılarak hasat edilir. Yaz sıcağında, karakışta kar altında da aynı verimlilikte olduğu için temel sebzedir, karalahana demir vitamini bakımın dan çok zengindir.Karalahananın çok sayıda yemeği yapılır. Arhavi deki çeşitleri aşağıda sıralanmıştır.

1) Karalahana ezmesi veya çorbası: Mısır unu ile karıştırılır, içyağı dökülür isteyen biber ve kavurma ilave eder.

2) Princoni: Pirinçle lahananın birlikte pilavlaşmasıdır.

3) Pancar: Kök başlı lahananın kaynatıldıktan sonra tereyağı ve tuzla kavrulmasıdır. Mısır ekmeğiyle yenir, pek sevilir.

4) Sarma: Bilinen yaprak dolmasıdır. Üzüm yaprağı yerine lahana kullanılır. Etli veya sade pirinç olarak ta yapılır.

5) Dudeyi: Lahananın başrolü oynadığı bir sebze kokteylidir. Lahana, pazı, taze fasulye, maydanoz, tereyağı, tuz, fındık unu veya ceviz gibi yiyeceklerin bileşimi ile yapılır.

b) Pazı : (Sutülya) Aynen lahana gibi her mevsim mevcut olup lahananın alternatifidir. Lahana olmayınca onun yerini alır. Ayrıca turşusu yapılır.

c) Diğer Sebzeler : Başta taze fasülye kurutulmuş şekliyle barbunya,makuflu hacı (Soya Fasülyesi ) maydanoz, taze soğan, prasa, ıspanak, marul, kabak, domates ve Rize ile Batum arasında yetişen dikenli kokulu özel salatalık diğer yetiştirilen sebzelerdir. Bu sebzelerden kabak, tatlı ve lapa yapımında ayrıca 1 cm3 şeklinde kesilerek yapılan kabak pilavında kullanılır.

4.MEYVE
Karadenizde dünya üzerinde mevcut meyvenin büyük bölümü yetişir ancak hayvancılıkta olduğu üzere aile meyveciliği şeklindedir. Ekonomik olarak düşünülmemiş ihtiyaca göre kendi bahçelerinden tedarik etmişlerdir.

Yetişen meyve çeşitleri aşağıdaki gibidir…

Armut: 20’nin üzerinde çeşidi vardır, yaz ve kış meyvesidir.

Elma: 20’nin üzerinde çeşidi vardır, yaz ve kış meyvesidir.

Üzüm : Asma üzümü yetiştirilir, İslamiyet’ten önce Dünyanın en iyi şarabının Kolhetya (bu bölgenin eski adı ) şarabı ve onun kokulu üzümü olduğu bilinir. Siyah-Kırmızı (Bordo) ve Beyaz olmak üzere 3 çeşidide yetişmektedir. Bağ üzümü ve ziraat üzümüde yetiştirilmektedir.

Erik: 30’dan fazla çeşidi vardır.
İncir: 15 Ağustos – 15 Kasım tarihleri arasında mevcuttur. Egedeki gibi bir defada hasat edilmez 1 ağaçtan üç aya yakın süre hasat edilir. 5 çeşidi vardır.

Dut: 1960 yıllara kadar Türkiye’nin ipekböcekçiliği açısından önemli yeri idi Arhavi. Şimdilerde sadece meyve için yetiştirilmektedir. Beyaz, siyah ve kırmızının çeşitleri vardır.
Şeftali: Bir çok çeşidi vardır. Tüysüz şeftalisi ile ünlüdür.

Kayısı: Yetişmektedir, ancak yaygın değildir.

Kızılcık: Yetişmektedir, ancak yaygın değildir.

Hurma: Pekmezlik, Trabzon(Elma gibi) ve (mcipeşi) çerezlik olmak üzere üç türü vardır. Çok yaygındır.

Yeni Dünya (Malta Eriği): Dış kaynaklı meyve olmasına rağmen bir haylı yaygındır.
Fındık: 10’dan fazla çeşidi vardır. Çaydan sonra en önemli geçim kaynağıdır.

Ceviz : Her su kenarında çok rahat yetişebilen ve bolca bulunan bir yemiş çeşidimizdir.
Kestane:
En çok yaygın halde yetiştirilen, meyvesinden çok kerestesiyle ünlü olan bu ağaç Karadeniz Mimarisinin bel kemiğidir. Bir kestane kerestesi doğada 300 yıl dayanabilmektedir.

Mandalina: İlk kez Batum’dan 1900’lu yılda getirilen mandalina ince kabuklu Satsuma cinsiyle dünya çapındadır. Halkın bir kısmı mandalinacılıkla geçinir.

Portakal: Akdeniz türleri kadar tercih edilmese de çok önemli bir meyvedir.

Limon – Trunç – Greyfurt: Çeşit olması açısından daha çok süs bitkisi şeklinde yetiştirilir. Meyveleri alınır.

Muz: 1950’li yılla da meyve verirken Çay ekiminin yaygınlaşması sonucu aşırı yağmurlar meyvesinin olgunlaşmasını engellemekte ancak serada yetişmektedir.

Ayva: Bol miktarda yetişmektedir.

Karayemiş: Ordu dolaylarında Taflan adı verilen bu meyve 20’den fazla çeşidiyle bir Karadeniz meyvesi olup bolca yetişmektedir.

Kivi: 1980 yıllarında başlayan kivi tarımı hızla gelişip halkın geçim kaynağı olma durumuna ulaşmıştır. İki cinsi yetişmekte olup, ekonomik değere sahiptir.

Çilek: Kırlarda serbest olarak yetişir. Pek ziraatı yapılmaz.

Böğürtlen: Çok sıklıkla dikenlerde serbest olarak yetişir. Şurubu ve reçeli yapılır.

Zeytin: Sahil kesiminde yetişir. Şimdilerde uğraşan yoktur.

Ihlamur: Çok yaygın bir ağaç olup sıkca mevcuttur.

Ahududu: Yetişmektedir, ancak yaygın değildir.

Vişne: Yetişmektedir, ancak yaygın değildir.

Kiraz: 10′ ayakın çeşidiyle çok yaygın meyvedir.

5 –TATLI

Baklava, Laz böreği, Burma, Gemshineri (Lokma)

Lukma, Kabak Lapası, Sütlaç, El Makarnası, Silehta,

Hoşmerli, Şekerleme, Kada ve Papa ( Üzüm, Hurma,

Armut, Elma, şırasının unla nışastayla karıştırılarak elde edilen jole)

 

Sayın Ali İmdat ÖZÇAKMAK’ın çok yakında çıkartacak olduğu “DÜNDEN BU GÜNE ARHAVİ” adlı kitabından alıntı yapılmıştır. Teşekkür ederiz…Tüm Hakkı Saklıdır…

Yiyecek ve içecek içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Arhavi Everi

Yazar TUNCAY TOLGA ÖZÇAKMAK   
Salı, 20 Haziran 2006

Araştırma: Ali İmdat ÖZÇAKMAK Nermin.ÇARMIKLI Halk Kütüphanesi Müdürü

ARHAVİ EVİ

 Coğrafi özellikleri itibari ile dağlık ve ormanlık alanı kapsayan köyleri ve özellikle evleri bir birinden oldukça uzakta kurulan bir yerleşim bölgesidir, Arhavi Mimarisi ise 3 değişik yapı tarzından oluşur:

 1. Taş Yontulu, taş duvar işçilikli dış görünüm.

Bu bina tarzı daha çok zengin kesimin ve büyük aile topluluklarının bir arada olması için yapılan binalardır. Bu binalar genellikle 2–3 kattan oluşur. Ancak binanın arka kısmı mutlaka bir kat eksiktir. Yani önden 3 kat ise arkadan 2 kattır. Önden 2 ise arkadaki kat yükseltisi 1 dır. Buna halk dilinde Mezonlu yapılaşma denir. Arazı dik yar şeklindedir. Arkadan bir ila iki metre taş duvarla yükseltilen bina öne doğru meyilin getirdiği yar, teraziye alındığında bir kat yükseltisi doğar. Bu yükselti enine bir duvarla kesilir, kesilen duvar dikey olarak bölündüğünde ahır ve odunluk gibi kullanma alanları oluşur. Binanın dış bölümü tamamen yontma taşla örülüdür. Bazen sıva ile kapatılır. Arhavi deki en güzel örneklerden biri Dışlıoğlu, Rasim Konağı, Muhittin Günal Evi dibi örnekleri mevcuttur.

2. Moloz Dolgulu Dış Cephe. Yapının plan özellikleri ilki ile aynıdır. Sadece dış cephede değişiklikler vardır. Ekonomik, basit ve ucuz maliyeti yoksul kesimin tercih ettiği inşaat türüdür. Dış cephesinin yapısal özellikleri şöyledir. Önden birinci kat yükseltisinde arkadan ise bir ila iki metrelik subasman duvarı üzerine kiriş görevi yapan 30×40 cm kestane kalası döşenir. Bu kalaslara açılan oyuklar içerisine kolon görevi yapacak olan dört bir köşedeki dikey kalasların özel olarak açılmış kama ucu geçirilerek dikey iskeletler oluşturulur. Bu dikeyler kapı ve pencere aralıklarını belirler. Ayrıca daha dar ve ince kalaslarda 20 cm mesafelerde dizilir. Bu aralıklar içerisinde 20 veya 30cm’lik takozlar zikzak şeklinde çakılır. Bütün ev bu zikzakla örülür. Daha sonra kırık taşlar kireç harcı ile bu tahta zikzakların içine yerleştirilerek duvar tamamlanır iç mekân sıvanır. Bazen dış mekânda sıvanmaktadır. Tabiî ki bu dikmeler yukarıda yanı çatının yatay kirişleri arasında kalır. Yani altta subasman, üstte çatı kirişi kalasların oyuklarına kama uçlar geçirilerek üst kiriş tamamlanır. Çatıda Ongore denilen bazen bir tane bazen iki taneden oluşan 40×40 ebadında tek parça 10–15 m uzunluğunda kiriş kalasla bağlanır binanın esnemesi önlenir. Daha sonra çatı iskeleti inşa edilir. Çatı genelde Semer ile Dört Omuz (Piramit) çatının karışımı tercih edilir. Evin doğu kısmı mutfak, oturma bölümünün üzeri Semer Çatıdaki gibi ters “V” harfine benzer ancak “V” harfi gibi olmasına rağmen tepe noktası yuvarlak bir açı arz eder. Çatının batı yönü Piramit gibidir yanı 3 omuz ortada birleşir. Ön kısmı Semer gibi görülmektedir.

Bu binanın inşası daha kolay ve daha basit olduğu için tabiata da direnci azdır.

3. Dolma Taş Mimarili Bina.

 Gerçek Arhavi evinin tüm özelliklerini taşır. İlk iki tarzdaki gibi zemin derzli taş duvarla bir kat seviyesine ulaşmıştır. Duvar üstü 30x40cm’lik kestane kirişi ile dönülmüştür. Kirişlerde açılan oyuklara dikey bölümler 30 cm aralıklarla tamamlanır.30x35cm’lik ön yüzü düz arkaya doğru kabalaşan dere veya deniz taşı yerleştirilir.25cm’lik üst bölüm de kertilmiş dikmelerin arasına yatay kestane ağacından yapılmış bölmeler yerleştirilir ve bir diğer taş o bölmeden sonra yeniden üste konarak dolma taş görünümlü duvar oluşur. Dışardan bakıldığında 30x35cm’lik bölmelerin içinde elipsi görünümlü taşlarla kaplanmış oval yerler kireç derzleri ile tamamlanarak dış yüzeyi oluşturmuştur. Binanın iç bölümleri ise tamamen ahşaptır.

. / .. Binanın duvar üzeri kirişleri ile tavan üstü kirişleri arasında her 2–3 metrede bir dikey kestane keresteli kolonlar vardır. Bu kolonların üstü ve dibi oyuk kirişlere geçmedir. Dikey kolonların ortası 5,5 cm eninde ve 5,5 cm derinliğinde oyuk mevcuttur.2 kolon oyuğundan(kanal) yatay olarak Daraba denilen 30–40–50 cm genişliğinde 5–5,5 cm kalınlığındaki tahtalar indirilir. Her tahtanın baş, orta ve dip kısmında bir kalem kalınlığında açılan 5cm derinlikli deliklerin arasına kumar ağacı çubuğu çivi görevi için çakılır. Bu yöntemle oluşan tahta duvar(Daraba)nın esnemelerde sağa sola gitmemesi düzgün ve sağlam görünmesi içindir. Zira kestane tahtası zaman içerisinde esneyerek şekil değiştirebilmektedir. Taş duvar ve ahşabın bina içerisinde bölümleri oluşturması anılan şekildedir. Bina daha çok kare veya kareye yakın dikdörtgen alan üzerine kurulur. Örnek;10×11-12×15 gibi.

Gerçek Arhavi Binasında hiç Metal Çivi kullanılmamıştır. Geçme ve Mzkulu denilen ağaç çivilerle inşa edilmektedir. Şimdi plan ve inşayı inceleyelim.

 Arhavi evi genelde her yerde aynı plandadır. Evin kapısı daima Güney yönündedir. Kapı girişinde ara alan mevcuttur. Bu ara alana ayakkabılıklar, yağmurluk, şemsiyelik vs. yanında Onshone denilen çatıya çıkılan yerdir. Ayrıca balta, burçuli, güdeli, tikina, herhi (Aykırı bıçkı) keser vs. gibi ev aletlerinin konulan yeridir. Ara bölüm bu kapı ile oturma odasına ve mutfağa açılır. Bu alan evin en büyük alanıdır. Güney tarafında yanış oda Kuzey tarafında ebeveyn odası ve bitişiğinde Çüt Oda (Kiler) vardır. Batıya açılan kapı hayattır. Hayat odanın tam ortasında yine Kuzey tarafı Köşk denilen misafir odasına ikili kapı ile açılır. Güney tarafındaki Didi odası ise yine iki kapı ile açılır. Hayat buhat görevi yapar her yere oradan gidersiniz. Örneğin; Çüti Oda ile Kuzeydeki Köşk Odası arasında Hayat Odasından girilen 1,5 – 2 m eninde uzun bir koridorla (Sokak) evin dışına ek inşa edilen ancak evle birlikte olan tuvalete açılır. Tuvaletten ayrıca dışarıya çıkılabilen dar bir merdiven vardır. Yani Laz evlerinde giriş kapısının yanında tuvalet sofasından ayrıca ikinci bir kapı daha vardır ki bu yangın, zelzele gibi doğal afetlerde evi erken terk etmek içindir. Zira Laz evlerindeki pencerelerde yatay demirler vardır. İnsan girmemesi için bu yatay demirler pencerenin yanındaki sağlı sollu kepenkler kolakidi (Kilit) takılarak kapatılır. İnsan ve büyük eşya tahliyesi mümkün değildir. Pencereler yarıya kadar üstten sabit doğramalardan oluşur. Aşağıdan yukarıya çalışan diğer yarısı pervaz arasındaki kanalda iner ve çıkar içerden kapatıldığında dışardan açılması mümkün değildir. Kapılar kalasların yan yana getirilerek yukarda ve aşağıdan çakılan kemerlerden oluşur. Sadece Didi Oda ile Köşk Odasına açılan iki kapılar süslü ve oymalıdır. Diğer kapılar kaba ve kuvvetlidir.

 Mutfakla oturma odası birliktedir. Evin her tarafı döşeme tahtasıyla kaplı olmasına rağmen mutfakta yer basılmış toprakla kaplıdır. Tavanda ise tahta çakılı değildir. Gerekçesi ise mutfakta açık ateş (Keya) ocağı yakılır. Duman, tavanı olmayan çatıdan dışarı kiremit arasından çıkar o yüzden ahşap duman isi ile kaplıdır. Buna Zsola denir. Tavandan sarkan bir zincir ve açık ocaktaki saçak üzerine konan tencere ve kazanda yemek pişirilir. Zemin toprak olduğu için yangın tehlikesi az olmaktadır. Hayata açılan kapıların sağında ve solunda raflar vardır. Bu binanın inşasıyla birliktedir. Raflar, tabak, çanak kaşık vs. gibi mutfak gereçleri içindir. Rafların üzeri boydan boya gömme terekle kaplıdır. Buralara kabak konur. Didi odada musandıra denilen gömme bir gardırop vardır. Elbisenin yanında yedek şilte, yatak, yorgan, battaniye gibi eşyalar konur. Binanın en önemli yerlerinde biri de her yatak odasında hamam vardır. Hamam normalde döşeme gibi görünür. Kapak kaldırıldığında 1 m3 civarında gömme hamam ortaya çıkar. Hamam zemini alttaki ahır üstüdür hamamın derinliğinde ara kat olduğunda gerek alttan hayvan ve gübre kokusu yukarı çıkmaz gerekse hamam alttan bakıldığında görünmez.

Eve giriş merdiveni taş örgülüdür. Harçsız uzun ve enli taşlar basamak şeklinde dizilir. Merdiven gayet geniştir. Merdiven başı bazen 5–6 m2’lik alandan müteşekkil olur. Buradan Antreye girilir. Merdiven bazen yarım daire şeklinde de olabilmektedir.

Anılan binanın tüm özelliği taş, toprak, kireç, kum ve kestane kerestesidir. Kestane, yumuşak demir işlenebilir çelik yerinedir. Bir kestane kerestesi doğada 300 yıl dayanabilmektedir. Çatı toprak pişimi kiremitle örtülüdür. Kiremit türü ise oluklu oluşudur. İki düz bir ters örtümle çatı kaplanır.

 

Sayın Ali İmdat ÖZÇAKMAK’ın çok yakında çıkartacak olduğu “DÜNDEN BU GÜNE ARHAVİ” adlı kitabından alıntı yapılmıştır. Teşekkür ederiz…Tüm Hakkı Saklıdır…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Lazca İsimler

Ayşe ARMAN  aarman@hurriyet.com.tr

Şu Lazca isimlerin güzelliğine bakar mısınız: Şana, Tanura, Loya, İrden, Tenda, Tutaste, Gubaz , Evro, Teona

Doğu Karadeniz’den sadece izlenim yazısıyla dönmedim. 3 tane de röportaj vardı elimde, biri Lazlarla, diğer ikisi de bölgenin Rum Pontus ve Ermeni geçmişiyle ilgili.

Bugün İsmail Avcı ile başlıyoruz. Lazuri.com’un kurucusu. Lazca-Türkçe sözcüğün yaratıcısı. İşine tutkuyla bağlı biri. Bugünlerde Chivi Yayınları’ndan piyasaya çıkan 25 bin kelimelik sözlüğü oluşturabilmek için, 17 yıldır saha çalışması yapıyor. Köy köy, dağ dağ, mahalle mahalle geziyor. Şahane bir adam. Ondan öğrendiklerimi sizinle paylaşıyorum…

Lazlar neden farklıdır?

- Çünkü genetikleri farklı.

Genetikleri neden farklı?

- Yağışlı iklim, hırçın deniz ve aşırı engebeli coğrafya yüzünden. Bunlar ruh hallerimizi, becerilerimizi ve zekámızı fazlasıyla biçimlendiriyor. Zaten bu coğrafyada; pratik zekáya, çevikliğe ve çabuk karar alma becerisine sahip olmayan birinin neslini devam ettirmesi pek mümkün değil.

Burnu kemerli olmayan Laz yok mudur?

- Vardır elbette. Mesela, yeni doğan Laz bebekler! İşin esprisi bir yana, karikatürleştirilmiş Laz burnu, gerçeği yansıtmıyor. Bütün Lazların burnu kemerli değil. Çünkü Lazların tamamı tek bir etnik kökene sahip değil.

Peki bütün Lazlar, açık tenli ve mavi gözlü müdür?

- Evet. Kafkas halklarının belirgin fiziksel özelliklerini taşıyoruz, çoğunlukla açık tenli, açık renk gözlü, uzun boylu ve ince yapılıyız.

Karadeniz’in tamamı Laz mıdır?

- Yok hayır. Ama özellikle Doğu Karadeniz yerli halkının kökenini Lazlarla ilişkilendirmek tarihsel bir hata olmaz. Bir tarihçi der ki, "Doğu Karadeniz’in tarihi Bizans döneminde Hıristiyanlıkla birlikte Rumlaşmış, Osmanlı döneminde Müslümanlaşıp Türkleşmiş Lazların tarihidir."

Lazca bir lisan mıdır, lehçe midir, nedir?

- Lazca İngilizce, Fransızca gibi kendi başına bir dildir. Ne başka bir dilin lehçesi ne de birçok dilin karışımıdır. Dilbilimciler, Lazca’nın kökenini binlerce yıl geriye götürüyor. Alfabesi, sözlüğü, grameri, masalı, edebiyatı olan bir dil. Ama ne yazık ki, Lazca’nın apayrı bir dil olduğunu bilmeyen pek çok insan var Türkiye’de.

"Celdum, cittum, cezdum" bunlar Lazca değil mi yani?

- Değil. Bu, Türkçe’nin Karadeniz şivesindeki konuşma biçimi. Bir Laz, Lazca konuşurken ‘celdum, cittum’ demez. Çünkü Lazca’da gel, ‘moxti’ demek. Geldim, ‘komopti’ demek. Gittim, ‘mendapti’, gezdim ise ‘kogopti.’ Gördüğünüz gibi, alakası yok…

Türkiye’de yaşayan Lazların her birinin Lazca adı, soyadı var mı?

- Var. Ama kimliklerinde yazılı değil. Müslüman olduktan sonra isimleri değiştiği için, artık bu soyadlar pek bilinmiyor, duyulmuyor. Ama yer isimlerinde, Lazca isim çok var. Fakat bu isimleri Lazca’nın fonetiği farklı olduğundan, Türkçe alfabeyle yazmak problemli. Bu yüzden pek çok Laz, son zamanlarda Türkçe alfabeyle yazılabilen kendi ürettikleri Lazca isimleri çocuklarına vermeye başladılar. Mesela ben ve eşim oğlumuza "bir ışık" anlamına gelen "Arte" adını verdik. Bir sürü güzel Laz ismi var: Şana (mutluluk tanrıçası, aynı zamanda alyans), Tanura (gün doğumu), Loya (tatlı), İrden (büyüyor), Tenda (ışığın kız kardeşi), Tutaste (ay ışığı), Gubaz (bir Laz kral adı), Evro (sıcak rüzgar) Teona (ışıklı yer) gibi…

Olağanüstü güzel isimler bunlar. Lazca’nın şu andaki durumu nedir?

- Ne yazık ki, yok olma tehlikesi altında. Son yıllarda Laz anne babalar "Türkçesi bozulmasın, okul yaşamlarında, iş hayatlarında sıkıntı çekmesin" düşüncesiyle, çocuklarına anadillerini öğretmiyorlar. Bu Lazlar arasında gönüllü, sistemli ve yaygın bir tutum. Asimilasyonun içselleştirilmesi de diyebilirsiniz.

Türkiye’de kaç kişi kaldı Lazca konuşabilen?

- 500 bin kişi. Pazar, Ardeşen, Çamlıhemşin, Fındıklı, Arhavi, Hopa ve Borçka’da yaşayanlar. Sadece 5 ilçe. Bir de Marmara Bölgesi’nde yaşayan 93 Harbi muhacirleri var.

Bir de Gürcistan’ın batısında yaşayan Hıristiyan Lazlar. Oradakilere Megrel deniliyor. Eğer anne babalar çocuklarına bu dili öğretmezse, birkaç nesil sonra dil ölümü kaçınılmaz olacak.

Lazların en belirgin özellikleri neler?

- Dik başlı, gururlu, pratik zekalı, yaratıcı ve çalışkandırlar. Yönetilmekten ve emir almaktan hoşlanmazlar.

Peki kompleksli bir millet midir?

- Tam tersine, hareketli, konuşkan, esprili ve çabuk düşünebilen hazırcevap insanlardır. Farklılığa çabuk adapte olurlar. Özgüvenleri yüksektir ve kendileriyle dalga geçerler…

Bu yüzden mi, başkaları hakkında değil de, hep Lazlar hakkında fıkralar üretiliyor?

- Bence öyle. Laz’a sormuşlar, "Laz olmasaydın ne olurdun?" diye. Düşünmüş, düşünmüş, "Vallahi, çok mahcup olurdum!" demiş…

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Lazların Dağılımı

Yerleşim ve nüfus dağılımı

“Lazlar’ın otokton halk oldukları ve toplu olarak yaşadıkları, Rize ve Artvin’in ilçelerine bağlı yerleşim bölgeleri, değiştirilen eski ve yeni adlarıyla şunlardır1:

Hopa: Amčişe: Yukarı Kuledibi; Azlağa/Abuisla: Esenkıyı; Ančiroxi: Pınarlı; Ardala: Eşmekaya; Buça:Güvercinli; Zalona: Koyuncular; MAİUSKİOPUŤE: Dereiçi; Makriali/Noğedi: Kemalpaşa; Mxii: Başköy; Pançoli: Yeşilköy; Peroniti: Çamlı; Jurpici: Yoldere; Sumcuma:Üçkardeş, Şana: Kaya/köy; 3karisti: Subaşı; Çançaxuna: Çamurlu; Xigoba: Başoba/Büyükbaşı,

Borçka: Jurxinci: Çifteköprü; Saxandro: Fındıklı; Çxala: Düzköy.

Arhavi (Arkabi) : Kapistona: Kalle Mahallesi; Çarmati: Cumhuriyet mahallesi; Baxta: Kireçlik; Gidvera: Dereüstü; Durmati: Ulaş; Kamparna: Dikyamaç; Koptone: Gürgenlik; Kordoliti: Konakli; Loma: Yolgeçen; Nobağleni: Yıldızlı; Yakoviti: Kavak; Otalaxe: Sırtoba, Papilati: Arılı, Jilen Kapistona: Güngören; Jilen Kutuniti: Tepeyurt; Jilen Napşiti: Yukarı Şahinler; Jilen Potocuri: Soğucak; Parexi: Boyuncuk; Pilargeti: Ulukent ve Balıklı; Ku3ubeti: Küçükköy; 3alen Kutuniti: Şenköy; 3alen Napşiti: Aşağı Şahinler; 3alen Potocuri: Dülgerli; Çukalvati: Kestanealan; Giazeni: Kemerköy,

Vİ3E (Fındıklı) : Abusufla: Aksu Mahallesi; Gesiya: Tatlısu Mah.; Vi3enoğa: Merkez Mah.; Çatalmançxa: Liman Mah.; Kurtume, Gori: Ilıca Mah.; Manastiri, Ğavra: Hürriyet Mah.; Mekiskiri: Sahil Mah.; Paçva, Kalo, Mçkadu: Yeni Mah.; Abuulya: Çağlayan; Gurupiti: Yeniköy; Mzuğu: Sulak/Aşağı Zuğu; Sumla: Sümer; Trevendi: Derebent; Pi3xalasufla: Arılı; Pi3xalaulya: Gürsu; Gayna: Ihlamurlu/Yukarı Zuğu; Zuğu: Çukuliti;Abuxemşini: Aslandere/Peynirciler; 3ati: Saat; 3upe: Beydere; Çanapeti: Meyvalı; Çurçava: Çınarlı;

Artaşeni (Ardeşen): Metisti: Barış Mah., Noğa: Merkez Mah., Okordule: Yayla Mah., Siati: Baş Mah., Cami Mah., Kahveciler Mah., Kuzey Mah., Ağeni: Beyazkaya; Bakozi: Yamaçdere; Dutxe: Tunca; Putra: Bahar Mah., Kvançareri: Elmalık; Çiçivati: Şentepe, Cibistasi: Kavaklıdere Mah., Müftü Mah., Yeni Mah., Futona: Düz Mah., Ağveni: Seslikaya; Xokovati: Esentepe; Celaiskuri: Kizarlık Mah., Timisvati: Köprüköy; Tolikçeti: Duygulu; Mexeniti: Şenyurt; Mutafi: Gündoğan; Noğoceni: Manganez; Yanivati: Bayırcık; Omcore: Güney; Palivati: Sinan; Sifati: Pirinçlik; Pilgevati: Akkaya; Ğera: Işıklı; Şanguli: Doğanay; 3aleni Žğemi: Aşağıdurak; Čumaida: Eskiarmutluk; Xocibadi: Akdere; Cileni Žğemi: Yukarıdurak.

Çamlıhemşin (Vija): Abiçxo: Köprübaşı; Mekleskiriti: Dikkaya; M3anu: Topluca; Komilo: Muratköy; Gvandi: Çayırdüzü.

Atina (Pazar): Duduvati: Güzelyalı Mah., Tudeni Bulepi: Kirazlık Mah., Kukulati: İkiztepe Mah., Noğa: Merkez Mah., Noğadixa: Cumhuriyet Mah., Kvakçe: Beyaztaş Mah., Şileriti: Soğuksu Mah., Cini Bulepi: Zafer Mah., Avramiti: Güney; Aranaşi: Darılı; Apso: Suçatı; Açaba: Bucak; Bogina: Tektaş-Şendere; Dadivati: Handağı; Ku3uma/Eski Trabuzani, Hamidiye; Veneği: Örnek; Zanahati: Derinsu; Zeleği: Balıkçı; Tordovati: Sivrikale; Çitati: Aktepe; Koskovati: Hisarlı; Kostanivati: Dernek; Kuzika: Elmalık; Lamğo: Yücehisar; Mamaçivati: Irmak; Meleskuri: Ortayol; Melyati: Merdivenli; Melmenati: Akbucak; Noxlamsu: Yavuz/Hasköy; Papati: Papatya; Papilati: Sessizdere; Sapu: Ocak; Sitori: Kayağantaş; Skefenivati: Sivritepe; Suleti: Dağdibi; Surminati: Kuzayca; Talvati: Tütüncüler; Fulivati: Şentepe; Çingiti: Uğrak; 3ukita: Derebaşı; Xaku: Şehitlik; Xançkuri:Alçılı; Xaçapiti: Subaşı; Xotri: Kocaköprü; Xudisa: Kesikköprü; Xunari: Aktaş; Cabati: Sulak-Gürgöze; Cacivati: Akmescit; Mesemiti: Topluca.

Ruslar’ın Kafkasya’da hakimiyet kurmalarından sonra; 1877-782 Osmanlı-Rus harbinden sonra ve 16 Mart 1921 Türk-Rus anlaşmasından sonra, Türkiye sınırları dışında kalan ve  otokton oldukları bölgelerden kitlesel olarak göç eden Lazlar, Türkiye’nin batı bölgelerinde de kitlesel olarak yaşamaktadırlar. Bu yerleşim bölgelerinden bazıları da şunlardır3:

Bolu: Akçakoca (Merkez), Düzce (konuralp), Ballar, Kabalak (Lazhamidiye), Osmanca, Suncuk (Lazsuncuk), Şekerpınar (Lazşekerpınar), yayla (Lazşerefiye), Yazlık (Lazyazlık).

Bursa :Gemlik (Merkez), Katırlı.
İstanbul
: Beykoz (Merkez), Dereseki, Kaynarca Mah.,  Üsküdar (Merkez), Reşadiye, Yalova (Merkez): Akköy, Kadıköy, Kurtköy, Safran (Paşaköy), Üvezpınar, Delipazar, Kaplıca, Çınarcık, Ortaburun.

Kocaeli (Merkez): Çubukluosmaniye, Suadiye (Çepni), Derbent, Maşukiye, Kestanelik, Karamürsel (Merkez): Altınova, Çamçukur, Güzelyalı (Ereğli/Güzelkıyı), Osmaniye (Uzundere), Safiye (Çiftlik), Suludere, Yalakdere, Senaiye (Başkiraz).

Sakarya (Merkez): Çaybaşı, Yeniköy (Lazçaybaşı), Değirmendere, Karataş, Akyazı (Merkez): Hasanbey, Kazancı, Dokurcun, Kayabaşı, Karapürçek, Hocaköy, Geyve: Doğançay, Maksudiye, Hendek (Merkez): Kocadöngel (Kocatöngel): Sapanca (Merkez): Akçay, Balkaya, Dibektaşı, Erdemli (Ulviye/İstanbuldere), Fevziye, Hacımercan, İkramiye, Kurtköy, Memnuniye, Şükriye, Selamiye.

Zonguldak: Bartın, Amasra, Çakrazova.

Türkiye’de güncel, etnik veya linguistik esaslara dayalı bilimsel ve sağlıklı veriler bulunmadığından, Türkiye’de ne kadar Laz bulunduğu, anadili ve ikinci dili Lazca olan insanların gerçek sayılarını verebilmek güçtür. Ancak çeşitli dönemlerde yapılan ve linguistik anlamdaki veriler aktarılabilirse de, bunların kesin veriler olduğunu söylemek mümkün değildir.

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın